DELİHIDIRLI İLKOKULU (Kırkıncı Yıl Anısına – 1*)

 DELİHIDIRLI İLKOKULU (Kırkıncı Yıl Anısına - 1*) [Bu yazıda, beş yaşındaki bir ilkokul öğrencisinin anılarının bir güne toplanmış özetini bulacaksınız. Bakın bakalım. Size ait anılar da var mı, satır aralarına gizlenmiş :-))] **************************************** "Andımız"ı okurduk ilk önce; "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım. Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu milletimi özümden çok sevmektir... Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun!"... Günlük olayların anlatılmasıyla başlardı ilk ders: Sarılar'ın samanlığının yandığını ve dumandan boğularak ölen iki öküzün harmanyerine atıldığını söylerdi bir arkadaş. Güldane arkadaşımız, çobanlık yapan babasının koyunlara saldıran bir kurdu vurup kaçırdığını anlatırdı heyecan içinde. Harmanyerindeki öküz ölülerini didikleyen akbabalardan birinin boynuna, öküz bağırsağının fırlayıp dolandığını anlatırdı bir başkası. Kan emici bir "Vampir" dedikodusuyla ürperen ahalinin, geceleri sokağa çıkmaya korkar olduğunu haber verirdi öteki arkadaş. Avcıların vampir denen yaratığı ölü olarak ele geçirdikleri müjdesini verirdi berikisi. Yüreklere su serperdi... Hemen ilk teneffüste koşarak giderdik haber verilen adrese. Bizi bekleyen bir puhu baykuşundan başka bir şey değilmiştir meğer. O gün bu gündür "vampir" sözcüğünü duydum mu, o puhucuğun ölüsü gelir gözlerimin önüne...:-(( Okuldaki en önemli sıkıntı susuzluktu... Depodaki musluğun önünde kuyruğa girerdik; daha hadememiz, serenli kuyulardan eşek sırtında getirdiği dört teneke suyu boşaltmadan önce. Sular yere damlatılmadan içilmeli, ziyan edilmemelidir. Nöbetçi öğretmenin gür sesi duyulur, gecikmeden; "Üç yudumdan fazla içme! Arkadaşına da bırak!...":-(( Yetersiz olurdu elbette. Bir yerlerden cam şişe bulanlar onunla getirirdi evden suyunu... Şişe deyipte geçmeyin. Zor bulunurdu o zamanlar. "Çevre kirliliği" diye bir terim henüz duyulmamıştı. Poşet daha icat olmamıştı... "Pet" diye bir kelime yoktu... "File" ve "kesekağıdı" devriydi o devirler... "Çöp" denildiği zaman, ya kibrit çöpü, ya da saman çöpü akla gelirdi...:-)) "Horozşekeri" paramızı çıkarmak için arasıra ava çıkardık. Ne avı?!... Teneke, naylon pabuç eskisi, her türlü kemik kırıntıları ve hatta köpek mokları toplanır, gelen alıcılara satılırdı. Bizim devre pek ilgilenmemişti bu "Dışkı" sektörüyle. Merak etmeden de duramazdık; "Bu köpek mokları ne işe yarıyor?" diye. "Aspirin yapılıyor." derdi alıcılar. Halbuki şakadan söylerlermiş. Derinin tabaklanması için kullanılırmış. Taze olanları daha iyi işe yararmış. Sıcağı sıcağına tabakhaneye yetiştirilirse pek makbule geçermiş. Pek aceleci kimselere söylenen; "Tabakhaneye mok mu yetiştiricen birader?!" sözü de buradan gelirmiş...:-)) Gazete filan henüz ortalıkta olmadığı gibi, etrafta bir kağıt parçası görmek de mümkün değildi... Olursa şikayet; helaların çukurlarını eşeleyen tavukların ayak kokusundan olurdu... Kimi zaman da civcivlerimiz düşerdi açık bırakılan helalara. Acırdık hallerine...:-(( Kolayca kırılan cam şişeler yerine, alüminyumdan yapılmış tütün zehiri (Pholidol) şişeleriyle su getirenlere imrenirdik. Yamulup büzülse de kırılma derdi yoktu. Halbuki bu; tütünleri, böceklerin zararlarına karşı koruyan çok korkunç bir zehirdi. Başka bir deyişle; "Zehiri, böceklere karşı koruyan zehir"...:-/( İlk öğrendiğimiz şarkı; "Fıış fıış kayıkçı. Kayıkçının küreği. Hop hop eder yüreği. Akşama fincan böyreği. Onu kedi yerse. Annem beni döverse." idi... Fincan böyreğinin nasıl bir şey olduğunu kırk yıl sonra öğrendim. Hem, böyrek değil börekmiş... Okuma kitaplarımızın arkasında bir liste vardı. "Okuma kitapları" başlığı altında, otuzdan fazla kitabı içeren bir seriydi o. "Ormanda Bir Balo" adlı kitap dışında tamamını okumuştum. Yangın, Güzel Araba, Kaç Etti Kaç Kaldı, Bu Ne Şu Ne, Yüz Lira, İsmail Dayı ile Eşeği, Ak Kavak Kızı, Zeki ile Köpeği, Bir Fındık Düştü Dalından, Deli Dumrul vs... Okuyamadığım tek kitapta da okuma sırası bana gelmemişti. O kitabı okuyamamış olmamın üzüntüsünü yıllarca yaşadım. Geçen çocukluk günleri geri gelmiyordu çünkü... "Dedem bana oku yaz da adam ol dedi. Ben de okudum yazdım adam oldum. Sen de oku yaz. Sen de adam ol!" telkinini çokça tekrar ettirirdi, Bedirlerli Alaattin hocamız. Belki de bu telkinler oldu; bendeki okuma ve araştırma sevdasını körükleyen...:-)) "Et Top" yada "Domuz Top" da denilen içi dolu lastik topları elimizle yerden sektirirken tekerlemeler söylerdik. En yaygın olanı; "Asya as, altın tas, ayağıma basma tahtaya bas..." diye uzar giderdi... İlkokuma kitabımızın son sayfasında bir şiir vardı karga üstüne; "Karga karga gak dedi. Çık şu dala bak dedi. Çıktım baktım o dala. Bu karga ne budal...." yooo!... Hiç de öyle değil... Tam tersi, en zeki ve milliyetçi-yurtsever canlılardan biriydi kargalar. Kargaların ektiği tohumlarla ağaçlanan kırları anlatırdı, okuması yazması olmayan ninelerimiz. Demek ki kargayı henüz tanıyamamıştı, zamanın öğretim müfredatını hazırlayan eğitimcilerimiz. Oysa bir zaman gelecek, kargalar üzerine konferanslar verecekti benceğiz... "Besle kargayı oysun gözünü!" deyimi de bizim kargalar için değil, İngiliz kargaları içindi... İnsanlığın başına bela olan İngiliz milletinin her şeyinden çekinilmeliydi. Deyimin aslı da "Besle Kro'yu (Crow) oysun gözünü!" şeklindeydi...:-)) "Yerli Malı Haftası" olduğunda, kuru üzümden başka bir şey getirememenin üzüntüsünü duyardım... Abaküs de denilen sayıboncuğu yerine nohut, mercimek ve fasülye getirilirdi evlerden... Fasülye, tumturaklıydı o zamanlar. Her evde bulunmazdı. Okula fasülye götürememenin ezikliğini yaşardım. Etraftan topladığım en güzel ve düzgün çakılları tercih ederdim onların yerine... Haa!... Bir de keçiboynuzu çekirdeği vardı; tadı nasıldı bilmediğimiz. Yiyenlerin sağa sola attığı çekirdekleri bulduğumuzda, altın bulmuş gibi sevinirdik. Sokaktaki oyunlarımızın vazgeçilmezlerindendi bu parlak kahverengi yassı çekirdekler. Tadını tam otuz yıl sonra öğrenecektim bu keçiboynuzu denen şeyin... Açları düşündükçe, hiç tadı olmayacaktı yediklerimin. Zaten, insanlık huzur bulmadıkça huzur benden ırak olacaktı. Türklüğün verdiği asalet ve yükseklik bu olsa gerek... "NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!" :-)) Öğleye kadar üç, öğleden sonra da iki dersimiz olurdu... "Eğitsel Çalışmalar" olurdu çarşamba öğle sonraları. Angare işler yapılırdı genellikle. Okulun çevresinde mıntıka temizliği; yeni yapılan Atatürk büstünün çevresindeki çimenlerin, bakraçlarla gölden getirilen çamurlu suyla sulanması; yakındaki mezarlığın başıboş ve fazlalık taşlarının, okula duvar yapılmak için toplanması vs... O zamanlar yaygın olan süttozu bize ulaşmadı bereket versin. Hayırsever vatandaşların ikramı olan çeyrek ekmekleri, tepsiye konulmuş sıvı yağlara banıp yiye yiye giderdik evlerimize. Kimi zaman da yarım ekmek arasına konulmuş vita yağları dağıtılırdı. Susuzluktan perişan olurduk bu katı yağlıları yiyinceye kadar... Sonradan, gözümüz açıldı. Eve kadar açlığa tahammül ediyor, ekmeğin içindeki katı yağla yumurta pişiriyorduk. Her birinin ayrı ismi ve kişiliği olan tavuklarımız vardı, gözümüz gibi baktığımız(**)... Bu köyün bir ismi de "Yağcı" idi. Haşhaş, susam gibi tohumların yağlarının çıkarıldığı değirmenler vardı. Caminin yanındaki değirmenden bir parça haşhaş küspesi alıp kemirir giderdik kimi zaman. Pek de yaman susatırdı haa!... Dili damağı kuruturdu... Okuldan geldikten sonra oyunlara dalardık... Çelik çomağı, daha büyükler oynardı... Çevirdiğimiz topaçların yöresel adı "Toma" idi... Çalıdan atlara biner koştururduk. Kiminki daha çok dallı budaklı ise o daha fazla tozu dumana katardı. Çok toz çıkaranlar havalıydı...:-))       "Çapıt top" adını verdiğimiz, eski çorapların boğazlarının içine paçavra basıp iki tarafını dikerek oluşturduğumuz yuvarlak nesnenin peşinden koşardık küçük büyük. Kaleye geçmek isteyen olmazdı nedense. Top neredeyse, cümbür cemaat oradaydı...:-)) Elektriğin olmayışı her neyse de, susuzluk en büyük sıkıntıydı... 1969 Yılında kavuşulmuştu elektriğe.... Evde hiç su kalmamıştı. Komşulardan ödünç alınan eşeğe dört teneke koyup kuyulara suya gidilecekti... Oyunu iptal ettik mecburen... Köyün aşağılarındaki serenli kuyulardan su doldurup gelirken, o da ne!. Kırmızı toprağın üzerinde bana bakıp gülümseyen bir on kuruş durmuyor mu... Sevinç denen duyguyla sarmaş dolaş birkaç adım atıktan sonra bir de beş kuruş... Derken, bir on kuruş daha... Al bir on kuruş daha. Amanın bi on daha! Etti kırkbeş kuruş... Bir sakız beş kuruş. Yirmi ortalı Nasreddin Hocalı defter yirmibeş kuruş olduğuna göre zengin sayılırım(!)... Yok yook!... Rüya filan da değil... Bir vatandaşın cebi delikti de döke döke mi gitti. Yoksa bir çocuğu sevindirmek için eke eke mi gitti bilinmez...:-)) İki haftada bir filan su gelirdi, köyün depolu çeşmesine. Testisini seneğini kapan koşar gelir, sıraya dururdu... Musluklardan gelen su kesilir ve sırada da mağdur olmuş kimseler kalmışsa (ki genelde de hep öyle olurdu) koşup dükkanından bir hortum bulur gelirdi Goz dayı(***). Musluk seviyesi altında kalan depodaki suyu değerlendirmek için... Gençten birisi depoya çıkarak hortumun ucunu suya salar; diğer ucundan tutan Goz dayı, depodaki suyu höpürdetip çekecek birini bulmak için ahaliye seslenirdi; "Hadiii!.. Yok mu ciğeri sağlam biri!...":-)) Bizim bir Kalem dedemiz vardı. Goz dayının adının ne olduğunu bilmediğimiz gibi, Kalem dedenin gerçek adını da bilmezdik. Bizce o, adı Kalem olan bir dedecikti. "Kalem" deyince, kara kalem aklımıza gelirdi; dedecik esmer olduğu için... Kimi zaman kırlardan bir yağlık dolusu mantar bulup getirir; "Akşama pişirin de hep beraber yiyelim!" derdi. Yemeğini kendi yapıp yiyemez miydi? Yiyebilirdi elbette. Azığını paylaşma sevdasındaydı, Anadolu'nun temiz yürekli insanı...:-)) Küçük memleket olunca herkes birbirini çok yakından tanırdı... Bir arkadaş, çatalı eğik bir sapan bulmuştu da teşhisi hemen koymuştu; "Bu sapan garenti Yılık Hasan'ın!"... Eşek ve köpeklerin seslerinden kime ait olduğu bilinirdi... Bu köydeki en candan dostumuz "Deli Hafız" ailesiydi. Yiyip içtiğimiz pek ayrı gitmezdi. Ölümüne sebep olan şeyin "Tarım ilacı" olduğunu duymuştum...:-(( Bugün gidip arasam, sorsam; "Kalem dede, Goz dayı, Çil Selim amca, Irıkların Irazı nine(***)... ne halda?" diye. Alacağım cevap şöyle olur herhalde; "A benim yavrııım!... O dediklerin gideli çok oldu, çoook!. Gabirleri bile yol oldu!":-(( İyilikle hatırlanmak ne güzel şey. Her dem hayır dua alıyorsun...:-)) "Torlakon öğretileri" de bu köyde şekillenmeye başlamıştı kafamda... Kelimeler, manalarına göre heceleniyordu... Akşam olunca önce tavuklar girerdi kümeslerine, sonra çocuklar... Kimin evinde toplanıp ders çalışacağımızı oyunun bitiminde kararlaştırırdık... Uzak evlerden gelen arkadaşlarımızın başı köpeklerle dertte olurdu. Hayvancılık bol, haliyle köpek sayısı da çok, sokaklar da karanlık olunca tedirgin olmamak elde değildi... "El fenerini gözlerine tutunca saldıramıyorlar" demişti bir arkadaş, elindeki zayıf pilli elektriği göstererek. Odanın orta yerine konulan gaz lambasının çevresinde yere uzalarak derslerimizi yapardık... Ay aydın olan günleri çok severdik; ödevlerimizi bitirdikten sonra harmanyerinde "Kemik atma oyunu" oynamak için. Arkadaşlarımızın köpeklerinin yanıbaşımızda nöbette oluşu, bizlere büyük bir güven verirdi. Köpeği olmayan tek ev, belki de bizimkisiydi. Her eve ortalama birden fazla köpek düşerdi. Bana göre zamanın gözde köpeği, Baltalar'ın Ali amcanın Samuruydu. Çünkü o, diğer köpeklerin dumanını attırdığı halde çocuklara hiç ses çıkarmazdı:-))... Yatma vakti gelipte herkes evine dağılınca ortalığı bir sessizlik bürürdü... Haa!... Sessizlik dedimse, nöbetçiler hariç. Öteden beriden, köpek ve baykuş sesleri arasında rüyalara dalardık, huzurlu dünyamızda... Nöbeti horozlar devralıncaya kadar bu böyle devam eder giderdi... Daha sonra minarenin şerefesinden etrafa yayılan "Hüseyni" makamındaki sabah ezanı sarardı dört bir yanı. Vücuttaki tüylerin ürpertisiyle hafif bir üşüme hissedilirdi. Bambaşka bir huzur dalgası sarardı bedenleri... Derken, çevredeki serçe ve kumruların sesi yükselmeye başlardı... Çifte çubuğa gidecek köylülerin koşum aletlerini yerleştirdiklerinin sesleri duyulurdu... Sürüye katılacak koyun ve sığırların vaktinde ağıldan çıkarılması gerekirdi... Evde susuz kalan hayvanlar doğruca göl kenarına giderdi, kırlardan önce... Sanki anlıyor gibi olurduk; kırlardan dönen koyunların kuzularıyla karşılaştığındaki meleyişlerin manasını...:-)) Eveeet!... Bir gün daha doğmuştur. Tarhana çorbamızı içtikten sonra okul yoluna koyulacağızdır... Köyün en uzağındaki evlere bile duyulacaktır, okulda çalınan "Deve çanı"nın sesi... Hergün olduğu gibi, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ümüzün okul duvarını bir uçtan bir uca kaplayan büyük sözü karşılayacaktır bizi: "KALEM KILIÇTAN DAHA KESKİNDİR"... Ve biz yeniden sınıflarımızı dolduracak ve "Andımız"ı okuyacağızdır; "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım. Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. VARLIĞIM, TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN!"... (1*) Hak nasip ederse, bu yıl bu köyü ziyaret edip, ayak izlerimi aramak arzusundayım. (**) Bunun konunun ayrıntıları "Anadolu Tavuğu'nun Derdi" başlıklı yazımdaydı. (***) "Hamur Olmaz, Çamur Sür" başlıklı yazımda sözü geçen beyaz köpek, bu kadıncağızın köpeğiydi. Toprak olanlara gani gani rahmet, hayatta olanlara da sağlık ve esenlikler diliyorum. Gönül dolusu selamlar... Değerli Yazarımız Enver TORLAK'a Bu Güzel Anıları için Sonsuz Teşşekkür Ederiz...

About adminkb